Bu Gidiş Nereye

Evden dışarı çıktım. Üstümde günlük kıyafetlerim vardı. Doğrusu şık olacak kadar günümde değildim. Hava bulutlu ve her an sağanak yağacak gibi duruyor, üzerime çok hafif yağmur çiseliyordu. Kapüşonumu başıma geçirdim ve yola koyuldum.

Kimse beni görmüyormuş gibi insanlar arasında yürüyor, onları izliyordum. Sanki bu dünyadan değilmiş gibiydim. Aslında tüm insanlar bu dünyadan değil, tüm insanlık bu dünyada bir sınav için var. Fakat dünyaya kazık çakmış gibi yaşayan insanları görünce böyle bir his oluşuyordu içimde. 

Bu düşünceler içinde olduğumu görünce, yine ruh halimin buruk olduğu bir güne başladığımı fark ettim. Zaten nereye gittiğini bilmeden yürüyen bir insanın ruh hali nasıl olabilir ki? Neyse... 

İlk önce alışveriş merkezine gitmeye karar verdim. Yürürken kafeler sokağından geçiyordum. Yağmur çiselediği için kafelerin yağmurlukları açılmış, nargile dumanı kaplayan salonlar tıklım tıklım insan doluydu. Sanki tüm şehir burada toplanmış gibiydi. Kahkaha atanlar, flört edenler ve nargile dumanını havaya doğru büyük bir keyifle bırakan ergenlerin sesleri...

Yürümeye devam ettim ve sokaktan çıktım.

Alışveriş merkezine yaklaşmıştım. Yağmur, ha geldim, ha geliyorum diyordu. Biraz daha hızlanmıştı. Yollarda o kadar çok trafik vardı ki, araçlar ilerleyemez hale gelmişti. Trafik kitlenmiş, araçların silecekleri durmadan çalışıyor, korna sesleri ve şoförlerin yüzlerindeki stresli hal, beni de strese sokuyordu. Sanki tüm şehir toplanmış, bir hedefe varmak için canla başla mücadele ediyordu. 

Neyse ki bu trafik sesinin kalabalığından kurtulup kendimi alışveriş merkezinin içine atabildim. İçeriye girerken, dışarıya baktığımda yağmur bütün şiddetiyle başlamıştı. Sırılsıklam ıslanmaktan son anda kurtulmuştum. İçeriye doğru yürüdüm ve o deyimi aynen yaşadım; '' Yağmurdan kaçarken Doluya tutulmak...''

İçerisi o kadar kalabalıktı ki neredeyse yürüyecek yer bulmak bile zor görünüyordu. Şaşkınlığım üzerimdeydi. Bir an düşünmeden edemedim. Bugün hafta sonu değildi. Bayram arefesi ya da resmi tatil filan da değildi. Sanki tüm şehir burada toplanmış, bedava elbise dağıtıyorlar gibi giyim reyonlarında, kıtlıktan çıkmışlar gibi de yemek reyonlarında upuzun sıralar oluşturmuşlardı. Sanki, ''savaşın öncesinde ne alırsak kârdır '' mantığıyla alışveriş yapanlar, bütün market raflarını boşaltıyordu. 
Market bölümündeydim. Biraz turladıktan sonra dayanamadım, geri çıkmaya karar verdim. Ama eli boş çıkmaz olmaz tabii. O kadar insana ayıp olur.

Bir çikolatalı gofret alıp kasiyerler bölümünde sıraya girdim. Önümde, alışveriş arabalarını enva-i çeşit malzemeyle doldurmuş kişiler vardı. Bekledim... 
Sıra bana geldi. Kasiyer, bir elimdekine, bir de bana bakıyordu. Yani O da haklı, onca sıra bir gofret için beklenir miydi? Ama nereden bilsin benim ruh halimi? Nereden bilsin benim oradaki insanlara sessizce isyan ettiğimi, tepki gösterdiğimi? 

Ne oluyordu bu insanlara? Freni patlamış kamyon gibi. Son sürat nereye gittiğini unutmuş, hangi duvara ne zaman çarpacağını bilmeden son hız giden bir kamyon gibi...

Kendimi dışarıya attım. Fakat yağmur hala durmamış. İnsanlar, alışveriş merkezinin önünde bekliyorlardı. Yağmurdan korunmaya çalışan bir dilenci çocuk, diz çökmüş, girişin yanında bekliyordu.

 Nereye gideceğime karar verememiştim. O sırada ezanın okunduğunu fark ettim...

 '' Hayye alel felah! ''. Haydi felaha, kurtuluşa gelin!.. 

Akşam ezanı okunuyordu. Karşı yoldan dolmuş kornaya basıyor bir gelen var mı diye. Ani bir kararla elimdeki gofreti dilenci çocuğa verip, dolmuşa doğru koştum. Ulu Cami'ye, felaha gitmeye karar verdim...

Camiye ulaştığımda yağmur durmuştu. Yağmur sonrası, insanı rahatlatan mis gibi toprak kokusu geliyordu. Şadırvanda abdestimi aldıktan sonra camiye girdim. Bütün meydan ışıklandırılmış, içerisi ise avizenin parlaklığıyla insanı mest ediyordu. Adeta coşkulu bir kalabalığın yakışacağı çok güzel bir manzara vardı. Fakat içeride üç yaşlı amca ve iki de küçük çocuktan başka kimse yoktu. 

Namazımı kıldım. Tesbihat yaparken, fakülteden hocamın da içeride olduğumu fark ettim. Tesbihat bittikten sonra yanına gitmek istedim. Ama camide öğrencisini görünce gururlanacağını düşünüyordum ve içimi bir mahcubiyet kaplıyordu. Mahcup olduğumu belli etmemeye çalışarak yanına yaklaşmalıydım. Acaba kendimden emin gibi yürürsem egoist, bir tavır da sergiliyor gibi görünür müydüm? Acaba hiç görmemiş gibi yapıp dışarı mı çıksaydım? Ama öyle de ayıp olurdu. Ahh ben! Yine gereksiz heyecanlar içindeydim. Ayağım bir ileri bir geri gidiyordu ki, hoca beni görünce tebessüm etti. Neyse biraz rahatlamıştım. Hocaya yaklaşırken içimden, şu gereksiz heyecanımı yenmem gerektiğini düşünüyordum.

- Merhaba hocam. Allah kabul etsin. Nasılsınız?

- Çok şükür evladım.Seninkini de Allah kabul etsin. Sen ne yapıyorsun, nasılsın?

- Sağ olun hocam. Öyle dolaşmaya çıkmıştım biraz.

Dışarı doğru çıkıyorduk. Galiba arabasına doğru yürüyordu. Ben de istemsizce yanında yürüyordum. Okulda kendisinden taviz vermeyen, yanına gitmeye çekineceğin tarzda bir hocaydı. Ama dışarıda melek gibi bir adam oluyordu. 

Tahmin ettiğim gibi arabasına yaklaşıyorduk.

- Evin ne tarafta? İstersen seni bırakayım evine kadar.

- Hocam yolunuzu değiştirmeyin benim için. Evim kafeler sokağının arkasında kalıyor.

- Yok, yok! Ben de oraya yakın yerden geçeceğim. Atla arabaya! 

Arabayla ilerlemeye başladık. Baya bir süre ikimiz de araba içerisinde sessiz kalınca kendimi kötü hissettim. Sessizliği bozmak için bir konu açmaya çalıştım. Ama nasıl bir konu açsam diye düşünüyor, bir türlü bulamıyordum. Biraz daha ilerledikten sonra, araba kalabalığın içine girince, paldır küldür konuya girdim.

- Hocam, şu insanları görüyor musunuz? Nasıl telaş içindeler. Her birine gidip teker teker sorulsa, zaman hakkında düşüncelerini, hepsi bin bir dert yakınır. Zamanın kısaldığını, çok çabuk geçtiğini söylerler. Eskiden günlerin daha bereketli  olduğunu söylerler. Halbuki zamanda kısalma olmadı ama insanların gereksiz uğraşları çoğaldı. Artık bu uğraşlarını bir güne sığdıramıyorlar.

Birkaç saniye durduktan sonra gülümsedi. Galiba ağzımda bir bakla olduğunu düşündü. İçimdeki derdi dökersem rahatlayacaktım. Bunu anlamış olması lazım ki, imalı ve gülümser bir şekilde cevap verdi.

- Oouvv... Derin konulara girmek istiyoruz demek. Söyle bakalım, nasıl vardın bu sonuca?

- Hocam, siz de biliyorsunuz, bu dünyada bir amaç için varız. Bir sınav için. Fakat insanlara baktığımızda, sanki ne için yaşadıklarını unutmuşlar gibi. Alışveriş merkezleri tıklım tıklım. Lokantalar, eğlence mekanları tıklım tıklım. Yollar araba kaynıyor. Nüfus gittikçe hızla çoğalıyor. Ama siz de gördünüz, bunca kalabalığa rağmen camiler bomboş... Günde beş kez çağrı yapılıyor. '' Haydi felaha, kurtuluşa gelin!'' diye. Ama insanlar hipnoz olmuş gibi vakitlerini boş yerlerde harcıyorlar. Halbuki Allah, bizi Haşr suresinde ne güzel uyarıyor: ''Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın.'' Haksız mıyım hocam? Sizce de insanlar, kendilerini unutmuşcasına yaşamıyorlar mı?

Hocamın yüzündeki tebessüm ayetten örnek verince biraz daha arttı. Yoldan başını kaldırmıyordu. Ama beni pür dikkat dinlediğine emindim. Yine aynı tebessümle cevap verdi.

- İyi, güzel söylüyorsun ama yani şimdi herkes işi gücü bıraksın camilere mi koşsun diyorsun?

- Hayır hocam. Tabii ki insanların alışverişe, gezmeye ve eğlenmeye de ihtiyaçları vardır. Ama her şeyin fazlası zarar olduğu gibi bunların da belli sınırda olması lazım. Tüm günümüzü dünyalık meşgalelerle doldurup, dini görevler hatırlatıldığında ise zaman sıkıntısını öne sürmek sizce ne kadar mantıklı? Halbuki Allah, Asr süresinde ne diyor: '' Zamana yemin olsun, ki İnsan mutlaka ziyandadır...''

Tam sözlerimi bitiremeden, kafeler sokağının girişine doğru geldik. Hocam arabayı yavaşlatıp durdu ve göz işaretiyle kafenin önündeki sözlü tartışmanın olduğu yeri işaret etti. Manidar bir şekilde konuşmaya başladı.

- Seninkiler kavga ediyor!

Ben de konuyu biraz yumuşatmak istedim. Şakayla karışık cevap verdim.

- Aman yapmayın hocam, seninkiler  diyorsunuz. Onlar benim ortamları pek sevmezler. Bunların normal halidir bu. Kavga edecek adam bulamadıkları zaman birbirleriyle kavga etmeye başlarlar.

İkimiz de güldük o tarafa bakarak.

- Neyse hocam. ben sizi burada fazla bekletmeyeyim. Beni buraya kadar getirdiniz. Çok teşekkürler...

- Ne demek canım. Ailene selamlar...

Aleyküm selam diyerek arabadan indim. Camı açarak tekrar seslendi.

- Dur, bir ayet de ben sana söyleyeyim.

- Tabii hocam, zevkle dinlerim. Buyrun!

 Gözleriyle kafeleri işaret ederek, şu ayeti söyledi:
- Fe eyne tezhabun!

İstemsizce gülümsedim. Aslında bu son sözü ile arabadaki konuyu desteklediğini düşündüm. 

Kornaya basarak ilerlemişti. Elimle selamlayıp, kafelere doğru yönümü dönüp, tekrar baktım. Aslında hocam bütün düşüncelerimi bir ayete sığdırıp, bana güzel bir ders vermişti zaten. '' Fe eyne tezhabun! '' Yani, '' Bu gidiş nereye? ''

 Gerçekten de öyleydi. Ey insanoğlu! Bu gidiş nereye?..

Yorumlar

Popüler Yayınlar